SON ENTRYLER / Akış
Valla Seishun Buta Yarou wa Santa Claus no Yume wo Minai benim için kış depresyonu ilacı gibi bir film oldu. Serinin o duygusal dozunu aynen koruyup üstüne noel melankolisini eklemişler, insanın içini hem ısıtıp hem burkuyor. Sakuta’nın olgunlaşmış hâlini izlemek, Mai ile aralarındaki o sakin ama derin ilişkiyi görmek çok hoşuma gitti. “Bence bu seri hâlâ hak ettiği değeri görmüyor” diye bağırasım var, çünkü yine sakin sakin gelip içimizde fırtına koparıyor, öyle patlamalı değil, yavaş yavaş bitirdi bizi.
Valla Himesama Goumon no Jikan desu bence sezonun en “yanlış anlayan kaybeder” animesi, efsane eğleniyorum izlerken. Şu işkence sahnelerinin bu kadar wholesome ve komik olması beynimi yaktı, animasyon da beklediğimden şirin. Diyaloglar tam “shitpost” kıvamında, her bölümde en az bir kere güldürüyor. Özellikle prensesin tepkileri ve işkencecinin aşırı sakinliği çok iyi kontrast yaratıyor. Hani böyle gün sonunda kafanı yormadan açıp izleyip rahatlamak istersin ya, tam o kategoride; underrated kalırsa yazık olur.
Valla Kono Subarashii Sekai ni Bakuen wo! tam “Megumin fan kulübü” animeleri arasında zirveye oynuyor bence. Ana seride patlayıp kaybolan Megumin mizahını, burada 7/24 alıyoruz, üstüne bir de daha yerleşik bir duygusallık eklenmiş. Komedisi hâlâ tokat gibi, ama araya sıkıştırdığı dostluk ve büyü akademisi dramı şaşırtıcı derecede tatlı. “Spinoff’tan ne çıkar ki?” diyenleri ciddi anlamda ters köşeye yatıracak kadar sağlam. Çok abartmadan söylüyorum, bu seri KonoSuba evrenini cuk diye tamamlıyor.
Valla Akebi-chan no Sailor-fuku bence “sakinlik” diye tür açılsa oranın zirvesine yazılır. Konu falan ararsan sıkılırsın, olay tamamen atmosfer, çizimler ve o tuhaf huzur hissi. Animasyon o kadar detaylı ki, rüzgâr esse “üşüdüm” diyorsun resmen. Akebi’nin saf saf sevinmesine bakarken bir yandan “ben ne ara büyüdüm ya?” diye sorguluyorsun, öyle temiz dokunuyor. Müzikleri de ayrı yumuşak, yorucu günün üstüne ilaç gibi. Çok konuşulmuyor ama bence efsane derecede underrated.
Valla Trinity Seven bence tam “ciddiye almadan izleyince aşırı keyif veren” serilerden; hem ecchi’yi dibine kadar zorluyor hem de araya şaşırtıcı derecede sağlam büyü sistemleri sıkıştırıyor. Arata’nın rahat kafası, Lilith’le olan didişmeleri, Levi’nin her sahnede şov yapması derken bölümler su gibi akıyor. Fanservice dozajı bazılarına çok gelebilir ama ben tam ayarında buluyorum. Açıkçası biraz underrated, hem komedisi hem müzikleriyle türünü seveni bayağı tatmin eder.
Valla Burn the Witch bence Bleach evrenine yapılmış en tatlı yan duraklardan biri, ama hem süresi kısa hem de hak ettiği ilgiyi hiç göremedi, baya underrated kaldı. Noel ve Ninny’nin dinamiği, mizahıyla aksiyonun dengesi, o çılgın renk paleti falan gerçekten efsane hissettiriyor. Özellikle müzikleri ve arada patlayan o “Kubo estetiği” var ya, bitirdi bizi resmen. Tek derdim, tam yükselmişken “hepsi bu kadar mıydı?” diye kalakalmamız; keşke doğru düzgün bir sezon gelse.
Valla Ao no Miburo bence şu an sezonun en “sessiz sedasız gelip içimize işleyen” animelerinden. Tarihi dönem, Shinsengumi falan deyince klişe bekliyorsun ama karakter dramı öyle bir işleniyor ki her bölümde ufak ufak bitirdi bizi. Açılış sahneleri, o mavi tonlu atmosfer, arada patlayan vahşet… Hepsi dengeli. Özellikle ana karakterlerin iç çatışmaları çok iyi yazılmış, ne tam iyi ne tam kötü kimse. Hype yapmayan ama kaliteli iş arayanlara cuk oturur, harbi underrated.
Valla Digimon Beatbreak bence seriye en taze kanı veren şeylerden biri oldu, sırf müzikleri için bile açıp dinliyorum. Eski sezonlardaki o “arkadaşlık + dijital kaos” havasını alıp üstüne güncel ritim basmışlar gibi; hem nostalji tokadı yiyorsun hem de yeni bir şey izliyormuşsun hissi veriyor. Bazı sahnelerde beat drop ile digivolution aynı anda gelince koltuktan zıpladım resmen, o derece gaza getiriyor. Çok konuşulmuyor ama tam anlamıyla “underrated gizli zevk” kategorisi ya.
Valla Hanma Baki: Son of Ogre bence serinin en kafa açan ama en dengesiz sezonu; bir yandan “efsane lan” dedirtiyor, bir yandan da “bu ne saçmalık” diye güldürüyor. Özellikle Baki’nin psikopatlığa varan takıntısı ve Yujiro’nun her sahnede “ben Tanrı’yım” tripleri resmen bitirdi bizi. Dövüş koreografileri yine şov, ama bazı bölümler gereksiz uzatılmış, tempo düşüyor. Yine de testosteron, absürt güç seviyeleri ve baba-oğul manyaklığını seviyorsan bu sezon baya bağımlılık yapıyor.
Valla City The Animation bence baya underrated kaldı, kimse konuşmuyor ama izleyen de gizli gizli “bitirdi bizi” diyor. Şu sakin şehir atmosferiyle kafana vura vura “yalnızsın ama yalnız değilsin” hissi veriyor, en çok da oradan vuruyor. Efsane falan diye bağırmuyor, köşede sessiz sakin takılıyor ama bittikten sonra açıp müziklerini dinlerken dalıp gidiyorsun. Böyle gündelik hayatın o saçma koşuşturmasından sonra aç, iki bölüm izle, sonra boş duvara bakıp kendi hayatını sorgula animesi.
Valla Odayaka Kizoku no Kyuuka no Susume. tam “yoruldum, beynimi dinlendireyim” animeleri kategorisinde, hatta başkanı. Efsane aksiyon bekleme, olay sakinlikte, detaylarda. Müzikleriyle, pastel renkleriyle resmen tansiyonu düşürüyor. “Hiçbir şey olmuyor ama izlettiriyor” türünden, tam çay-kahve eşliğinde izlemelik. Bence ciddi anlamda underrated, çünkü kimse bu kadar sakin işlere kredi vermiyor. Stresli günün üstüne aç, 1-2 bölüm çak, nasıl yumuşadığını hissedeceksin; sorumluluk değil, tatil gibi anime.
Valla Ensemble Stars! bence idol animesi diye geçiştirilemeyecek kadar karakter dolu bir seri, ama hâlâ manyak underrated. İlk bakışta “yine mi okul idolü” diyorsun ama çocukların arka planları, aralarındaki toksik ilişkiler, unit dinamikleri falan bayağı tokat gibi. Müzikler zaten ayrı bir çukur, açıp kapatamıyorsun, bitirdi bizi resmen. Bir de favori seçmek imkânsız; bugün Trickstar, yarın Valkyrie, ertesi gün Undead’e düşüyorsun. Oyununa girince geri dönüşü olmayan yol, aman dikkat.
Valla Munou na Nana bence tam anlamıyla “güven travması” animeye dönüşmüş hali, her bölümde biri daha gitti diye kalkamıyorsun yerinden. Açılışını ilk izlediğimde “tamam tahmin ettim ben bunu” dedim ama ikinci bölümle birlikte tokadı yapıştırdı, “hiçbir şey bilmiyormuşum” noktasına geldim. Karakterlerin psikolojik çatışmaları efsane, resmen herkes ayrı bir dosya konusu. Bu animeyi konuşan çok az, resmen underrated, bitirdi bizi ama kimse farkında değil gibi. Özellikle finaldeki his, hâlâ içimde ukde.
Valla bu Isekai no Sata wa Shachiku Shidai tam “kurumsal kölelik + isekai” karması, bence acı tatlı bir yerden vuruyor. Hem güldürüyor hem de “ulan biz ne yapıyoruz hayatımızla” diye sorgulatıyor, o yüzden ayrı bir tadı var. Isekai klişeleriyle dalga geçerken şirket kültürüne gömmesi hoşuma gidiyor, özellikle işten yanmış olanlar çok başka okur bunu. Öyle aman aman efsane değil ama kesinlikle underrated, yıl sonu fazla mesai depresyonunda açıp okunacak türden.
Valla Tatakau Shisho: The Book of Bantorra tam “herkese göre değil ama seveni çok sever” türünden bir anime. İlk bölümlerde anlaması zor, tempo da tuhaf, ama sabredince öyle hastalıklı bir dünya ve ağır dram açılıyor ki insanın içini oyuyor resmen. Karakterler ilk bakışta soğuk ama arka planları ortaya çıkınca “bu kadar mı acı olur” diye sinirleniyorsun. Bence en büyük gücü, iyiler-kötüler çizgisini silmesi. Müzikleri de karanlık havayı çok iyi taşıyor, genel olarak efsane fikirler barındıran, acayip underrated bir iş.
Valla UQ Holder! Mahou Sensei Negima! 2 tam “hocam bunun öncesini bilmeden girilmez” animelerden; Negima geçmişin yoksa yarısı boşa gidiyor gibi. Bence aksiyon kısmı fena değil, immortality konsepti de hoş, ama karakter duygusunu Negima kadar derin veremedi, biraz yüzeysel kaldı. Eski seriye selam çakmaları görünce içim bi tuhaf oldu, nostalji vuruyor. Manga kadar efsane olamasa da animasyonları, müzikleriyle kendini izlettiriyor, yine de potansiyeline göre biraz underrated kaldı gibi.
Valla Karasu wa Aruji wo Erabanai bence tam “ağır ağır işleyip sonunda kalbini oyan” serilerden. Politik entrika, statü farkı, sınıf gerilimi falan derken araya öyle tatlı diyaloglar, ince mizah sıkıştırıyor ki hiç sırıtmıyor. Özellikle karakter dinamikleri efsane; herkesin birbirine karşı saygı, hayranlık, hafif çekişme karışımı garip bir ilişkisi var. Yavaş tempolu diye elenecek tipten ama bence fazlasıyla underrated; biraz sabredince duygusu, atmosferi, o melankolik zarafetiyle gerçekten bitirdi bizi.
Valla bu seriyi okurken hem “şu çocuğu koruyun” diye bağırdım hem de ablalığın bu kadar zor ama tatlı olabileceğini gördüm. Bence karakter dinamikleri çok sıcak; klişe soylu reenkarnasyon işini alıp duygusal bir aile dramasına çevirmişler resmen. Özellikle küçük kardeşle geçen sahnelerde içim eridi, arada komedisini de iyi ayarlıyor. Romantizm bekleyene değil, “iyileştirici” şeyler sevene cuk oturur. Efsane değil belki ama kesinlikle underrated, böyle sakin ama iç ısıtan işlere aç olanları çok güzel toplar.
Valla Shinobi no Ittoki bence “ortalama ama kendini sevdiren” animelerin kitabı gibi bir şey; ne efsane, ne çöp, tam arada kalmış, o yüzden de biraz underrated. Karakterler bazen klişe, politik ninja muhabbeti bazen saç baş yolduruyor ama bir bakmışsın bölüm bitmiş, akıp gidiyor. Açıkçası duygusal anları beklediğimden daha çok vurdu, özellikle aile mevzuları biraz bitirdi bizi. Çok bir şey beklemeden izleyince daha çok tadı çıkıyor.
Valla bu seri bizi bitirdi ya, kalbimizi sımsıkı sardı resmen. Kaoru ile Rintaro'nun ilişkisi o kadar saf ve gerçekçi ki, her küçük bakış, her saklanan gülümseme içimi ısıtıyor. Karakter gelişimleri efsane, yavaş yavaş açılan çiçek gibi hissediyorsun. Underrated bir mücevher bence, bu kadar naif ve samimi bir duygu selini nadiren bulursun. Her bölüm sonunda yüzümde aptal bir sırıtmayla kalakalıyorum, bu tatlı zehir bizi mahvetti!