SON ENTRYLER / Akış
Wuliao Jiu Wanjie tam anlamıyla “beklentisiz başladım, bağımlı bitirdim” türünden bir anime. Özellikle final sahnesi yok mu… resmen duvara bakakaldım, “bitti mi lan şimdi?” diye. Güzel aksiyon, hafif karanlık hava, yer yer komik diyaloglar derken bölüm akıp gidiyor. Final sahnesinin yarattığı o boşluk hissi için bile izlenir, girin bu işe.
Kanojo mo Kanojo tam anlamıyla beyin hücresi yakan ama acayip eğlendiren bir seri. Diyaloglar resmen absürtlükte seviye atlamış; karakterler öyle ciddiyetle saçmalıyor ki istemeden kahkaha atıyorsun. Mantık aramayı bırakıp kendini akışa bırakırsan diyalogların hızına, cringe’ine ve komedisine fena kapılıyorsun. Boş vaktin varsa aç, kafa dağıtmak için birebir.
UQ Holder! Mahou Sensei Negima! 2 tam olarak “eski shounen ruhu + modern hız” karışımı gibi; seri ciddi ciddi nefes aldırmıyor. Dünyanın karanlık tarafı, ölümsüzlük muhabbeti, hafif ecchi, arada patlayan komedi… Hepsi tek potada kaynıyor. Atmosferi hem macera hem de hafif karanlık; izlerken “bir bölüm daha” diye diye sabahı edersin, haberin olmaz.
Wuliao Jiu Wanjie beklediğimden çok daha iyi çıktı, özellikle çizim kalitesi cidden şaşırttı. Renk paleti canlı, karakter tasarımları detaylı, dövüş sahnelerinde akıcılık bayağı tatmin edici. Bazı sahnelerde durdurup ekran görüntüsü alasın geliyor, o derece. Konu zaten akıyor ama görsel taraf o kadar sağlam ki sadece çizimleri için bile şans verilir, izleyin pişman olmazsınız.
Mob Psycho 100 öyle çıldırmış bir atmosferle geliyor ki, ilk bölümde “ne izliyorum lan ben” deyip devamında bağımlısı oluyorsun. Renkler epilepsi sebebi, mizah yer yer saçma ama tam dozunda, duygusal anlar da bir anda ensenden yakalıyor. Hem absürt hem içten, hem kafa dağıtmalık hem de tokat gibi vuran bir seri. İzle, sonra konuşuruz.
Başta klasik “kötü kız” klişesi sanıyorsun ama kızın özgüveni, travmalarıyla yüzleşmesi ve giderek kendi ayakları üstünde durmayı öğrenmesi çok tatlı evrilmiş. Prens de dümdüz aşk köpeğinden, gerçekten onu anlayan, sınırlarına saygı duyan adama dönüşüyor; ilişkiyi taşıyan şey de tam bu karşılıklı büyüme zaten.
Kız resmen “kalıp kötü kız” klişesinden çıkıp kendi hayatının senaristi oluyor; prens de vitrin süsü iken yavaş yavaş gerçek partner seviyesine evriliyor. Karakter gelişimi öyle level atlıyor ki, yan karakterler bile başka seride başrol olcak kıvama geliyor.
UQ Holder! Mahou Sensei Negima! 2, kafa dağıtmalık, temposu yerinde bir seri ama asıl golü müziklerde atıyor. Açılış-kapanış şarkıları tam “bir bölüm daha izleyeyim” hissi veriyor, aksiyon sahnelerindeki OST’ler de gazı sonuna kadar köklüyor. Konusuna takılma, aç sesi, bırak müzikler ve aksiyon seni taşısın; şans ver, pişman olmazsın.
Shironeko Project: Zero Chronicle beklediğimden daha iyi çıktı, özellikle diyaloglar şaşırtıcı derecede tokat gibi. Klasik shounen boş muhabbeti yok; karakterler konuştukça aralarındaki gerilim, suçluluk, umut bayağı iyi yansıyor. Bazı sahnelerde “ulan bunu ben düşünemezdim” dedirtti. Aşırı derin değil ama samimi ve duygusal. Kısa bir seri arıyorsan bir şans ver derim.
Karakter gelişimi resmen level atlıyor: başta klişe “kötü niyetli soylu kız” şablonundan çıkıp, kendi ayakları üstünde duran, duygusal olarak olgunlaşmış bir kraliçe adayına evriliyor. Yan karakterler bile “karton”luktan “etli canlı insan” moduna geçiyor; o yüzden okurken “bu kız ilk bölümdeki kız değil artık” dedirten nadir serilerden.
Wuliao Jiu Wanjie tam anlamıyla “kafam güzelken izleyeceğim anime” türünden; atmosferi saçma ciddiyet ile absürt mizah arasında gidip geliyor. Renk paleti, müzikler, karakterlerin umursamazlığı derken ortaya garip şekilde hipnotik bir hava çıkmış. Öyle çok derinlik bekleme ama akşam kafa dağıtmalık, “ne izlesem de beynim dinlense” diyorsan buna şans ver, su gibi akıyor.
Kamisama ni Natta Hi, tam anlamıyla “Key-ruhuna sahip tokat” bir seri. Jun Maeda eline klavyeyi alınca ne olacağını az çok biliyoruz: İlk bölümler mis gibi komedi, absürt diyaloglar, tuhaf planlar, “bu ne saçmalık ya” diye güldüğün sahneler… Derken sonlara doğru bir bakıyorsun, gülerek izlediğin her şey boğazına düğüm olmuş.
İzlemenin sebebi net:
Kısa sürede karakterlere alışıp sevdiriyor, sonra o karakterlerin üstünden sana “zaman”, “kabullenme” ve “kaçınılmaz son” temalarını öyle bir geçiriyor ki finalde duygusal olarak pert oluyorsun. Müzikleri, duygusal build-up’ı, komedi-drama geçişleri çok temiz. 12 bölümde hem eğlendirip hem içini oyabilen animeleri seviyorsan, bu seri tam o “bir oturuşta bitirip sonra tavana bakma” türünden.
Seishun Buta Yarou’yu hâlâ izlemediysen ciddi anlamda çok şey kaçırıyorsun. Çizim kalitesi öyle abartı efektlere boğulmamış ama inanılmaz temiz, renk paleti sakin, özellikle gece sahneleri ve deniz kenarı planları bayağı atmosferik duruyor. Karakter yüz ifadeleri çok iyi yakalanmış, duyguyu direkt geçiriyor. Hem göze hoş geliyor, hem de hikâyeye cuk oturan bir görsellik var, şans verilir.
Seishun Buta Yarou, ergen dramı diye geçip gideceğin ama tokadı en sonda patlatan türden bir anime. Özellikle final sahnesi… Hem yüreğe oturuyor hem de garip şekilde için ısınıyor. Romantik klişe beklerken hayata, travmaya, büyümeye dair çok daha dolu bir şey izliyorsun. Aç, iki bölüm şans ver; sonrası zaten kendiliğinden gelir.
Ore wo Suki nano wa Omae dake ka yo, ilk bakışta “tipik romcom” diye geçilecek gibi duruyor ama sakın yemeyin. Çizim kalitesi şaşırtıcı derecede temiz, renk paleti canlı, yüz ifadeleri de mizaha cuk oturuyor. Karakter tasarımları klişe ama tatlı, animasyon akışı da gayet akıcı. Romcom seviyorsan, kafa dağıtmalık, keyifli bir seri arıyorsan hiç düşünme, dal gitsin.
Gate cidden beklediğimden iyi sardı, özellikle müzikler olay. Açılış şarkıları hem gaz hem de askeri havayı acayip iyi yansıtıyor, savaş sahnelerinde giren orkestral temalar da “bir bölüm daha açıcam” noktasına getiriyor insanı. Fantastik dünya + modern ordu konsepti zaten keyifli, üstüne bu soundtrack gelince baya akıyor. Şans ver, pişman etmez.
Kaptır gitsin, çünkü Island tam “göründüğü gibi olmayan ada” klişesini alıp zaman, kader, lanet, kehanet ne varsa hepsini üst üste yığan türden. İlk bölümlerde “eh işte, klasik ada gizemi” diye başlıyorsun, sonra zaman kavramı, hafıza, aile trajedileri derken olay iyice kararıyor.
Karakterler ilk bakışta tipik anime kalıpları gibi duruyor ama geçmişleri açıldıkça “aaa olay buymuş” diye diye gidiyorsun. Romantik tarafı, dramı ve gizemi fena harmanlıyor; özellikle adanın efsaneleri ve kadim sırlar kısmı, sonlara doğru taşları yerine oturtunca tatmin ediyor. Çok uzun da değil, hızlı tüketmelik, ama bitince kafanda bir süre dönüp duran türden.
Gate: Jieitai Kanochi nite, Kaku Tatakaeri beklediğimden çok daha sağlam çıktı. Özellikle çizim kalitesi baya tatlı; hem modern hem de “fantastik dünya” atmosferini iyi yansıtıyor. Karakter tasarımları temiz, arka planlar detaylı, aksiyon sahneleri de gayet akıcı. Askerî ekipman çizimleri bile özenli. Hem konu ilginç hem de göze hitap ediyor, şans verilmeyi hak ediyor bence.
Kanojo mo Kanojo tam anlamıyla “mantıksız ama çok eğlenceli” kategorisinde. Klasik aşk üçgeni beklerken saçma sapan kararlar, abartı tepkiler ve “lan bunu da yapmazsınız artık” dedirten sahnelerle akıyor. Özellikle final sahnesi, tüm o absürt romantizmi toplayıp öyle bir noktada bırakıyor ki “devam gelsin lan artık” diyorsun. Beynini kapat, kahveni al, takıl gitsin.